Türk edebiyatının ferdi çabalarla gerçekleştirdiği inkılâbı, hikâye ve roman türünde hızla sürdüren edebiyat neferlerimiz, halkı eğitmek ve ona doğru yolu göstermek vazifesini, bir çeyrek asır, açık bir üslupla gerçekleştirdikten sonra, tenkidi edebiyat ürününün kalbine oturtmuş, Batı kültürünün bakış açısıyla Anadolu insanını tahlile soyunmuştur.
Namık Kemal ve Ahmet Mithat ile başlayan edebiyatın mürebbîlik süreci, bir çeyrek asır sonra 20. yüzyılın başlarında ve özellikle Cumhuriyet devri edebî cereyanlarıyla münekkitliğe dönüşmüştür. Roman ve hikâye türünün birinci vazifesinin toplumun aksayan yönlerini biraz da müstehzî bir ağızla herkese duyurmak olduğu zannedilmiştir.
Batı’nın hâkim kültürü içine bir tarafından girebilmiş her Türk aydını, tekâmül sürecinde toplumdan daha çetin sancılar yaşamıştır. Avrupa’ya ilk ayak basan zeki öğrencilerimiz bir bocalama sürecinden sonra kendi tarihi, kültürü ve inançlarını sorgular hale gelmiş, gördüğü medeniyet karşısında içinden çıktığı toplumun acizliğini kendi dimağında idrak etmiştir.
Yurdunun geri kalmışlığını devamlı koşan ve devamlı üreten bir medeniyetin çarkı içinde başı dönmüş bir vaziyette idrake soyunan aydınlarımız, bir sebeple Anadolu’ya gittiklerinde hemen kaleme sarılmışlar, gördükleri her şeyi olmasa da göstermek ve üzerine basmak istedikleri her şeyi hikâye etmişlerdir.
Refik Halit de hem Osmanlı’nın son dönemini hem de Cumhuriyet’in filizlenme çabalarını hayatına sığdırmış bir yazar olarak, neredeyse, bütün Osmanlı topraklarını gezme, Anadolu’yu ve Anadolu insanını yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Yazarımızın 1918’de kaleme aldığı Koca Öküz hikâyesi de, 1900’lerin başında bir Anadolu kasabasında geçer. Devrin genel eğilimine uyan hikâye, toplumdaki ahlakî çöküntü, tembellik ,adaletsizlik ve haksızlığa karşı kayıtsız kalma tutumlarını hâkim bakış açısıyla okuyucuya sunar. Klasik vaka anlatımının tercih edildiği eserde Refik Halit’in “ Herkes,sevmeyenler, çekemeyenler bile ondan saygıyla söz ederler, ‘ Hacı Ağa ‘ derlerdi.” cümlelerinde geçen “hacılık- ağalık “ kavramları üzerinde durmamız gerekir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi hâkim kültürün, hâkim kültür şu anda Avrupa medeniyeti oluyor, temel dinamiklerine zıt telakkî edilen Türk toplum değerlerinin yücelttiği ve kutsallık yüklediği kimliklerin ikisiyle karşı karşıyayız. Bu değerler hacılık ve ağalıktır.
Bu kutsallıklar, Türk toplumunda manevi ve maddi yüceliğin simgesi durumundadır. Gerçi bu değerlere saygı sadece bizim toplumumuzda mevcut değildir. Din temsilcileri ile toplumdaki maddî çarkları elinde tutan kimlikler her toplumda, ister istemez, saygın bir konuma oturtulmuştur. Anadolu’nun alelâde bir kasabasında da durum bundan ibarettir. Yazarımız, Anadolu’nun değer biçtiği bu iki kimliği tek bir tipe dönüştürür: Hacı Mustafa Ağa.
Hacı Mustafa, bu iki kimlikle hikâyede tek üretken kişidir. Çalışır, araştırır, menfaatleri doğrultusunda önüne çıkabilecek müşkülleri bertaraf edebilecek kanallar oluşturur, kişileri hediyelerle kendine bağlar ve yazarımızın da özellikle vurguladığı gibi onu sevmeyenler, çekemeyenler bile Mustafa Ağa’dan saygıyla bahsederler.
Hikâyenin anlatımında geçen dümdüz ve sıcak ova, güneşin batışı gibi betimlemeler halkın durağanlığını pekiştirir. Bir keçi çanının hüzünlü yankısı, “Uyuyan genişlikle içinde bütün eşyaya, bütün ruhlara yakından dokunarak, sürtünerek uzun uzun her yere dalgalanır.” Yazar anlatımıyla toplumun tepkisizliğini ve hareketten, daha açıkçası bir şeyler üretmekten ne kadar uzak olduklarını hissettirir.
“ Yatsıdan çıkan ihtiyarlar” toplumun inançlarıyla ne kadar barışık olduğunu da hissettirir bize. Yazar inançlarını taklidi sürdüren halkın alenen gerçekleşen adaletsizliklere, yolsuzluklara ve ahlaksızlıklara nasıl göz yumduklarını, bununla da kalmayıp bütün insanî bozulmuşlukların simgesi olan Hacı Mustafa Ağa’ya nasıl yaltaklandıklarını, onun gözüne girmeye nasıl gayret ettiklerini tasvir eder.
Uzun bir tip tanıtımından sonra hikâyenin adı saklansa, belki kimsenin hikâyede bu kadar merkezde yer alacağını düşünemeyeceği bir kahraman, yani Koca Öküz karşımıza çıkar. Koca Öküz, yerinden kalkmamasıyla hikâyedeki temel düğümü oluşturur. Bunun sebebi üzerine hikâyedeki kahramanların tartışmalarıyla düşünmeye başlarız. Evet, biz de merak ederiz. Koca Öküz niçin yerinden kalkmamaktadır? Hasta mı, yorgun mu, güçsüz mü, aç mıdır Koca Öküz?
Bu düğüm sürer giderken Koca Öküz’ün neredeyse bir karaktere büründüğünü görmemiz gerekir. Duygulu, düşünceli, kurnaz ve obur bir filozof olarak çıkar karşımıza bu öküz. Yazar’ın topluma ironik bakış açısını Koca Öküz’ün kimliğinde hissederiz. Toplumumuzda ahmaklığın miti olan öküz, yazarın dilinde toplumumuzun filozofu, Spartaküs’ü olmuştur. Kimsenin karşı çıkmaya, kandırmaya, kızdırmaya yeltenemediği, evine vergi memurunun, jandarmanın uğrayamadığı Hacı Ağa, bir öküz tarafından iki mecidiye zarara uğratılmış, kündeye getirilmiştir.
Koca Öküz başkasının ihyası için çalışmaktansa kendisi için ölmeyi tercih edebilecek kadar cesurdur da. Bu cesareti, ne üzerine kuma getirilen kadın, ne babası tarafından insan yerine bile konulmayan genç oğul ne de itikâdı tam köylü gösterebilmiştir. Yazar halkın olumsuzluklara gösteremedikleri tepkiye tepkilidir.
Refik Halit Karay; eğitimsiz, dinî değerlerini kitaptan değil de ana babasının yaptıklarını tatbik ederek öğrenmeye çalışan, bir dizi savaştan çıkmış, yorgun, bezgin ve yoksul bir halkın tepkisizliğini eleştirel bir tutumla göz önüne sererken, belki de günümüze kadar gelen bir bakış açısını da perçinlemiştir: Anadolu eğitimsiz ve yozlaşmıştır. Bu, âleme âşikar edilmelidir. Bizim ise oluşan bu değer yargısının ardından hikâyecilerimize sorabileceğimiz bir soru kalır: Anadolu’nun değerlerini en iyi şekilde yaşayan ve o bedbinlik içerisinde bile geleceğe dair ümitlerini ve insan olma onurlarını hep diri tutmayı başaran insanlarımızdan, kahramanlarımızdan daha fazla bahsetmek gerekmez mi?